Anket:
Sitemizi Beğendiniz mi?
Ana Sayfa | HABERLER | Alpler ve Kaçkarlar’ın eteğinde yaşayan bir kır çiçeği: SENOZ

Alpler ve Kaçkarlar’ın eteğinde yaşayan bir kır çiçeği: SENOZ

Yazı Tipi Boyutu: Decrease font Enlarge font
image Yüksek gerilim hatları ile yaşamak durumunda kalacak Senozlu bir aile (Ekim 2009)

                                                                                                                                                                           Aşağıdaki yazı iki yıl önce kaleme alındı.  Tam olarak  20 Aralık 2007 tarihinde  Senoz Deresi sitesinde  ‘Senoz Dağları ve Alpler’ başlığı altında yayınlandı.   Bu yazı Senoz Vadisi’ndeki HES’leri konu edinen ve Senozlu’lara yönelik olarak yazdığım ilk yazıdır.  Ayrıca, HES’ler hakkındaki görüşlerimi açık olarak ilk defa bu yazı ile gündeme getirdim. Bu tarihe kadar bu konudaki görüşlerim çok net değildi. Hayati Aksu’nun uyarısı ile HES’lerle ilgili ilk toplantımızı 12 Ocak 2007 tarihinde yapmış olduğumuza göre, hemen hemen bir yıl boyunca HES’ler hakkında düşündüğümüz araştırma yaptığımız ve bir sonuca ulaştığımız görülüyor. Bu aynı zamanda HES’lere karşı vermiş olduğumuz mücadelenin tarihini de ortaya koymaktadır; iki hafta sonra  tam üç yıl dolmuş olacak.  Bu yazı daha sonra SenozKültür sitemizde de yayınlandı fakat sitemiz bir ara saldırıya uğrayıp çökünce buda aralarında olmak üzere bazı yazılarımız kayboldu. Özellikle edebi bir dille kaleme almış olduğum yazılarda zamanla iyileştirmeler yapıyorum, bu yazı da onlardan biri, fakat burada başlığı dışında bir iki küçük anlatım iyileştirmesinden başka bir değişiklik yapmadım (Arzu edenler Senoz Deresi sitesindeki orijinali ile karşılaştırabilirler).

 

Bu yazıyı tekrar yayınlıyorum çünkü hala geçerliliğini korumaktadır. Zira şu sıralar Senoz elimizden çıkmış gibi görünse de bu yanıltıcıdır. Senoz’u hala kurtarma şansımız vardır, evet vardır ama bu mücadeleye verilen desteğin çoğalması ile ilgili bir konudur. Senozlular Senoz için ne gerekiyorsa onu yapmalıdırlar  artık !

 

 

Alman imparatorunun hastalığını iyileştireceğini düşündüğü şifalı bitki ve çiçekleri Kaçkar dağlarında aramak amacıyla, botanikçi ve hekim Karl Heinrich Emil Koch (1809-1879), 1843 senesinde 34 yaşında iken Doğu Karadeniz’e, oradan direk olarak Hemşin/Senoz'a gelir -O tarihlerde Senoz Hemşin'e bağlıdır. Senozlu'lar Hemşinli'dir-

 

Devrin padişahından izin alarak gelen Koch bu bölgede iki sene kadar kalacaktır. Weimar’ın yakınlarında Ettersberg’de doğan Koch, Karadeniz’e Goethe’nin (1739-1832) Weimar’ının havasını da getirmiş gibidir. Koch’un bu ziyareti vesilesiyle bu büyük şairin kurduğu Almanca ile ve büyük bir olasılıkla onun doğa tutkusunun Koch’a verdiği esin ile Kaçkar dağlarının güzelliğini bugün bambaşka bir ışıkta görüyoruz. Koch’un gezi yazılarını her elime alışımda Goethe’yi, o devrin Weimar’ını, hatta Eckermann’ı düşünürüm.   Koch’u Goethe’nin diliyle yazdığı için ve bir yerdeğiştirmeyle öğrencisi Eckermann’la özdeşleştirdiğim için daha çok severim. Doğrusu, Goethe’yi her zaman Kaçkar dağlarında gelmiş olduğunu hayal ederim. Özellikle Doğu Karadeniz doğasının yağmalanmak üzere olduğu bu günlerde bu hayal benim için çok değerlidir.

 Karadenizli’lerin birçoğu bugün henüz, Hayali’nin(öl.1557) mısralarında betimlediği derya(deniz) içinde yaşayan fakat deryadan habersiz mahiler(balık) gibidirler;

 

               Cihân-ârâ cihân içindedür arayıbilmezler

               O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler

 

  Goethe, ‘Doğa Tanrıyı saklar. Ama herkes için değil’ diyordu; bununla adeta Hayali’nin ilk mısrasına şerh düşmüştür. O ‘Doğayı Tanrıda, Tanrıyıda doğada’ görür ve bu bakış açısının onun ‘varlığının temelini oluşturduğunu’ düşünür ki bu da bir bakıma ikinci mısraya düşülen şerhtir.

 

 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman devrinde, Devlet-i Ali Osmani’nin en görkemli günlerinde İstanbul’da yaşayan Hayali, suda yaşayan vecitli bir balık gibi hissetmektedir kendini ve duyduğu coşkuyu herkese duyurmak derdine düşmektedir, aynı coşkuyu ruhunun derinliklerinde duyan Goethe ise ondan iki yüzyıl kadar sonra bu coşku denizinin sularının Avrupa’dan yavaş yavaş çekildiğini görmüş ve dehşetle sarsılmıştır. Oysa etrafındaki gamsız balıklar, tıpkı bugünün Karadeniz’indeki ‘balıklar’ gibi, bunun farkında değil gibidirler ‘deryayı bilmezler’. Nitekim, Goethe’nin öngörüsü doğru çıkmıştır. 20.yüzyıla gelindiğinde dünyanın büyük bir bölümünde sular iyice çekilmiş bir zamanlar tamamen suya gömülü olan yerlerde artık karalar ortaya çıkmış, küçük gölcüklerde yetersiz suda çırpınan balıklar kalmıştır geriye.

 

Şairin, devrinin bilim adamlarına ve Newton’un mekanik dünya görüşüne yönelttiği eleştirilerde ne kadar haklı olduğunu anlamak için belki de 20. yüzyılı kasıp kavuran dünya savaşlarını yaşamış, 21.yuzyılda ise ‘Buzul Çağ’ına doğru ‘saniye koridoruna’ girmiş olmamız gerekiyordu . Hayali’nin ‘gönül şehrine’ bakarak sufiyane söylediği şiirini, Goethe doğrudan doğruya doğaya bakarak söylemiştir. Sanırım bugünün Karadeniz insanına Hayali ve Goethe’nin söyleyeceği önemli sözler vardır. İlki içinde yüzdüğümüz ‘derya’ yı görmemizi sağlayabilir, ikincisi ise bu deryayı kaybetmenin eşiğinde olduğumuzun dehşetini duyurabilir bizlere.

 

Koch 1843 senesinin Temmuz ve Ağustos aylarında Hemşin'de Senoz dağlarındadır, Hahonç’luların çok iyi bildikleri yayla yolundan geçerek Cimil’e gidecektir. Yüz yıl sonra Tahpurlu iki güzel kızın Peçon Muhammed’i atma türkü yağmuruna tuttukları -Koruci siğaroni sen sar da be yakayim/ Koruci kenküluna bi gül da ben takayım- yer olan Rahut’dan geçerek Demir Dağı’na oradanda Cimil’e ulaşacaktır.

 

Koch bu dağları İsviçre Alplerine benzetir, etrafındaki bitki ve çiçeklerin zenginliğinden hayranlıkla söz etmektedir, onlardan birçok örnek toplar ve ülkesine götürür.

 

Koch’un ziyaretinden yaklaşık yüz elli yıl sonra ise Goethe’nin ülkesinden bu dağlara üniversite öğrencisi sarışın genç bir kız daha gelecektir. Onun geliş nedeni de Koch’unkini andırmaktadır. Üniversitede, çiçek uzmanı bir Alman pröfösörden, Doğu Karedeniz yöresinde yükseklerde bir çiçeğin yaşadığını öğrenir. O bu dağlara, bu çiçeğin izini sürmek için gelmiştir. Acaba profösör bu çiçeğin adını Koch’un yazdığı kitaplardan mı öğrenmişti? Belki de bu çiçeğe adını veren, onu Senozlu’lardan öğrenen Karl Koch’tur: Nelih

 

Hahonç'lu bir kadın, 1970'lerde Goethe'nin ülkesinde bir kız çocuğu dünyaya getirir. Sevgi, kızkardeşine bir isim aramaktadır ve sonunda güzel bir isim bulur: 'Alp dağlarında yaşayan ve ender rastlanan bir çiçek' adıdır bu. Nelih büyüdüğünde adını taşıyan bu çiçeğin yalnızca Avrupa Alplerinde değil Karadeniz Alplerinde de yaşadığını öğrenir ve bu dağlar aynı zamanda Nelih'in anne ve babasının doğup büyüdüğü topraklardır.  Nelih böylece ilk defa, hem kendi adını taşıyan çiçeği hem de ailesinin bir zamanlar terkettiği Senoz yaylalarını görmek için Doğu Karadeniz’e gelir. Bu dağları görür görmez büyülenir tıpkı Karl Koch gibi oda onları Alpler’e ama bu defa Avusturya Alpleri’ne benzetir; bir farkla, o bu Karadeniz Alpleri’ni kendi kaderine terkedilmiş görür ve bakımsız bulur. Oysa Goethe’nin ve Koch’un çok sevdiği İsviçre ve Avusturya Alpler’i bugün de bakımlıdır ve bütün güzelliğiyle korunmaktadır. Kuşkusuz bunda Goethe ve Koch gibi düşünenlerin büyük katkısı vardır. Turkiye’de ise bu duyarlık yeni gelişmeye başlamıştır; Bergama’yı ve Fırtına Deresini yağmalamadan kurtaranlar, Kaz dağlarının ve Senoz Deresini  korunması için mücadele edenler işte bu duyarlığa sahip insanlardandır.

 

20. yüzyılın büyük Türk şairlerinden Ahmet Muhip Dıranas’ın(1908-1980) çocukluğu bir Karadeniz kenti olan Sinop’un bir köyünde geçer ;

 

‘Ben ormanlar içinde bir köyde doğmuşum, büyük ormanlar ortasında. Sekiz dokuz yaşıma kadar her köylü çocuğu gibi sığırtmaçlık etmiş, yalınayak gezmiş tozmuş, sonra kaderin sevkiyle köyden ayrılıp şehre gitmiş bir köylüyüm .. Beni ihtiyarlığa götüren bütün yıllar ve yollar boyunca hülyalarımda küçüklüğümün ormanlarını kurdum.

 Vakta ki, yıllardan sonra tekrar köyüme, ormanlarıma dönmek imkan ve nasibi geldi, gittim ve … ormanlarımı yerinde bulamadım. Kökleri dahi kalmamacasına koca, uçsuz bucaksız ormanlarım tarla olmuşlar, cılız, kel koçanlar titreyen mısır saplarını güneş altında emzirmekle meşguldüler.

Başımı kaldırdığım zaman bana gökyüzlerini göstermeyen büyük ağaçlarımın anası toprağa ne olmuştu da, bir mısır sapını bile doğru dürüst yeşertemiyordu. Bu hazin bir hikayedir. Hayatımda duyduğum en büyük ızdıraplarımdan biri, yok olan ormanlarımın bana verdiği acı oldu.

 Hülasa: O zaman kafama vurdu orman. Ve o günden sonra orman davasının bu memleket için ne büyük, ne hayati bir mesele olduğunu ve hele okudukça, inceledikçe, daha derinden ve daha dehşetle öğrendim.’     

 

Nasıl oluyorda bu kaybın Ahmet Muhip’e verdiği acı, hayatının en büyük ızdıraplarından biri olabiliyordu? Bu Tanrısını yitirmiş inançlı bir insanın duyduğu ürperti gibidir. Goethe’nin sözleri ile ‘varlığının temelini yitirmiş insanın’ dramı.

 

Ahmet Muhip köyüne döndüğünde sevdiği ağaçların yerinde yeller esiyordu.  Goethe ise, yaşarken sık sık görmeye gittiği o meşe ağacını, ölümünden önce bir kez daha görmek, vedalaşmak, ona Allahaısmarladık demek istemişti. O ağaçları arasında ve doğanın kucağında huzurla ölürken Ahmet Muhip o büyük ızdırabı ile öldü.

 

Doğa kutsallığın, birlik ve bütünlük duygusunun, panteistik neşenin kaynağı idi. Goethe bu duygunun yitirilmesinin bütün felaketlerin başlangıcı olacağını sezmişti. Nitekim modern insan, iç ve dışın birliğinin, uyumunun, doğa ve anne imgesinin panteizminin parçalanarak dağıldığı, tıkanık, tutuk, kesik, kekeme seslerinin duyulduğu bir dünyada yaşıyor artık.

 

Doğu Karadeniz, doğasının bütün cömertliği ile kaybolan bu birliğin, umudun, anne kucağının bir imgesini bize verebilmek için orada bekliyor bizi.Yahya Kemal, ruhun ezeli lezzetini işte orada doğada bulduğunu söylüyor;

 

                    Ruh ufuksuz yaşamaz

                    Dağlar ufkunda mehabet

                    Ova ufkunda huzur

                    Deniz ufkunda teselli duyulur

                    Yalnız onlarda bulur ruh ezeli lezzetini

 

Bu ezeli lezzetten bizleri hiçbir şeyin mahrum etmesine izin verilmemelidir. Bu dağların çiçeklerle anılması ne güzel, ne güzel Karl Koch’un çok uzaklardan bu dağlara onun o eşsiz çiçekleri için gelmesi, Tahpur’lu güzellerin bu dağlarda Muhammed’in saçlarına yine o çiçeklerden takmak istemesi ve yıllar sonra Nelih’in  bu dağlara aynı çiçekleri aramak için gelmesi ne güzel, ne güzel şey !

 

                       Bu dağlara yakışan da bu değil midir?

 

Turkiye’nin Alpleri, Yağmur Ormanları olan bu çiçekler diyarını, bu harikalar diyarını yok ederek, bu daracık vadiyi radyasyon saçan devasa yüksek gerilim hatlarıyla donatarak bir sanayi merkezine dönüştürmeye yeltenmek korkunç bir cinayettir.                                                                                                                                                                                                                    [EK:  KORUCİ;  Senoz'un yakışıklı şairlerinde Peçon Muhommed 1940'lı yılların sonlarına doğru askerden izinli olarak köyüne gelmiş kısa bir süre sonra 'yukarki yeyliye' hem koruci hem de çoban olarak gönderilmiştir. Eğnaçor'a komşu olan yaylalardan biri olan Tahpur'dan gelen iki güzel çoban kız Muhammed'i görünce çok etkilenir ve birbirleriyle yarışırcasına korucumuzu türkü yağmuruna tutarlar;  Koruci sigaroni sen sar da ben yakayim/ Koruci kenküluna bir gül da ben takayım]

    

 

Yorumlar (5 Yorum Eklendi):

osman erten Tarih: 29 December, 2009 06:42:47
avatar

Ne kadar anlamlı.

Sit alanı kabul edilmeyen ender doğa parçası.

Peçon Muhammet sonunda bu dağlarda PERİ kızları ile evlendi.

Senenin belli günlerinde evinden ayrılır kızlarını evlendirmeye gittiğini söylerdi.

Dilerim aklımız başımıza gelir....
Ali Okumuş Tarih: 30 December, 2009 03:20:04
avatar

Beni duyanlara şunu söyleyeceğim...

Umutsuzluğa kapılmayın!!

Üstünüze çöken bela vahşi bir hırsın ve insanlığın gelişmesinden korkanların duydukları acıların bir sonucudur.

Sadece insanlığın kini geçecek diktatörler yok olup gidecektir .

Halkın elinden zorla aldıkları güzellikler yine halkın olacaktır .

Ve insanlar uğrunda ölmeyi bildikleri sürece özgürlük yok olmayacaktır .

Yılmak yok İsmail güzel günler yakındır.
kamil akyildiz Tarih: 30 December, 2009 11:33:00
avatar

Senoz vadisinin o güzel dogasini harab etmek isteyenlere sesleniyorum,,

lütfen Avusturya ya gelin, bakin gelismis ülkeler dogasini nasil koruyor,,?

bir tek agac kesmeyen insanlardan, belki biraz ders alirsiniz,,

Tabiatin bizlere sundugu, bu essiz dogayi, katletmek isteyenler,, gelin buralara bakin,,

Eminim döndükten sonra, insanliginizdan, utanacaksiniz,,
ongici Tarih: 31 December, 2009 02:33:08
avatar

elin alamanı 1843 yılında senoz'a gelmiş. alamanya nire senoz nire. düşünün dostlar, adam ta oralardan kalkmış ve senoz'a gelerek şifalı çiçekleri aramaya başlamış. demek ki ta alamanya'da koch'a senoz'dan söz edilmiş, orada eşsiz güzellikte bir doğa parçasının olduğu söylenmiştir.

üstelik imparatorun sağlığına iyi gelecek bitkileri bulabileceği bir lokman hekim diyarı olduğu biliniyormuş demek ki.

gerçekten öyle değil mi? çayeli'nden yola girin. birkaç yüz metre gittikten sonra görmeye başlayacaklarınızı gözlerinizi kapatıp bir düşünmeye başlayın. ben o yola her girdiğimde bütün çevremden, alışkanlıklarımdan, büyük kentten ve her türlü olumsuzluktan soyutlanarak, bir düş dünyasının kucağına atarım kendimi. ayaklarım yerden kesilir, rakıdan değil oksijenden kafayı bularak, yüzümde bir gülücük, radyoda güzel bir türkü, ver elini senoz.

hani nazım'ın bir şiiri var ya,tıpkı öyle...


Bugün pazar.

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

bu kadar mavi

bu kadar geniş olduğuna şaşarak

kımıldanmadan durdum.

Sonra saygıyla toprağa oturdum,

dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne hürriyet, ne karım
.
Toprak, güneş ve ben...

Bahtiyarım...


evet, tıpkı böyle, o yola girdiğimde tam anlamıyla bahtiyar oluyorum.

peki dostlar, elin alamanı da gelmiş senoz'a, o da bahtiyar olmuştur, eminim. şöyle düşünmüştür, kalıbımı basarım;

'ulan ne güzel yer be! keşke bizim olsa. böyle güzel bir yeri türklere bırakmak haksızlık olur. bırakırsak kesinlikle içine ederler. yazık olur bu dağlara, taşlara, ağaçlara, mis kokulu çiçeklere, hele o güzel dağ çaylarına...en iyisi imparatora söyleyim de, şunlara savaş açsın. bu toprakları ele geçirmemiz gerek...'

ne dersiniz? böyle düşünmüş müdür herr koch? ben olsam düşünürüm. baksanıza, düşsel de olsa, herr koch'un çözümlemesi doğru görünüyor. ben şu kadar yaşımdayım böyle rezalet görmedim. elin alamanı, ingiliz'i, capon'u takıyor sırtına çantasını, ta oralardan gelip bu güzelliklerin peşine düşüyor, dağ taş dolaşıp gidiyor. biz de onlara salak gözüyle bakıyoruz;

'ulan adama bak,deli midir nedir, deli sığır gibi bir oraya bir buraya tırmanıp duruyor.' bu dediğim uydurma değil, çok duydum.

tamam dostlar, peki biz ne yapıyoruz?

biz yabancılaştık dostlar. kendimize, emeğimize, doğaya, üret-tiklerimize, aklınıza gelebilecek her şeye yabancılaştık.düşünsenize, yüzlerce yıldır buralarda yaşayan insanların ekmeğini, suyunu, odununu sağlayan, onlara bir ana gibi bakan, gözeten, yedirip içiren bu topraklara artık yeşil dolarlarmış gibi bakıyoruz.

gözümüzü yeşil yeşil dolarlar bürümüş dostlar. biz böyle değildik dostlar.bize ne oldu? ne oldu da yerimizi, yurdumuzu, puarımızı, ağacımızı ve o bulunmaz helin'imizi satacak duruma geldik?

kim bağladı gözümüzü, kim tıkadı kulağımızı, kim dağladı yüreğimizi?

dostlar yurdunuz elden gidiyor. ayağa kalkmayacak mısınız?


direniş kapısı

ateşin tanrısıdır kıvılcım
dağdan dağa konuşan da odur
yürekten yüreğe de

bunca bekleyiş yetmez mi
ödünç verilen zamanların tutsaklığı
bastırılmış alazları yıkımın

parmak uçlarıyla algılamalı
dokunup derme çatma barikatlara
en son damlasını sunmalı direncin
sıcacık bilinçleri dokuyanlara

bak
çiğneniyor ölülerimiz sokakta
kimbilir hangi ana damıttı
varetti kanlı sancılarıyla
ve çatlamış elleriyle
toprağını avuçladı
yumruğu sıkılı ölülerin

kıvılcım taşıyın
kıvılcım taşıyın yüreklere
ağlamasın analarımız
HEVENKLİ Tarih: 31 December, 2009 07:08:45
avatar


Mevsim yaz.. ay Temmuz

Sana geldim , yokluğunu elimde , suskunluğumu yüreğimde taşıyarak. İşimdi seni düşünmek . Meteliksiz bir intiharın ayak uçlarına düşürmüşüm boynumu.

Unutmadım unutamadım seni ey Senoz..

Kahrolası dikenleri sana çıkan her yola dolamışlar. Ben sana gelirken yağmur kokuyordu toprak , umut kokuyordu...

Her zerrem sana bulanmış, kimin gücü yeter silmeye.

Kimin ağrısı bukadar derin.

Ne desem yetmez, ne söylesem bitmez , her gün biraz daha büyüyen yangınımsın sen. Bir kasırgaki taşımın üstünde taş bırakmayan..

Ben bendeki seni seviyorum, beynimin sağı solu senin hatıranla dolu. Senin resimlerin duvarlarımda , bütün görkeminle bakıyorsun bana. Yemin edrim hasetinden çatlarsın , patlarsın seni bende nasıl yaşattığımı görsen. Ne yoğunluklu alemler birikir durur kirpiklerimin ucunda bir görsen .

Seni düşünürken yüreğime doğru eğilen keyfi bir görsen.

Ey Senoz! Bir yolu olmalı seni kurtarmanın.

Ne yapayım ben şimdi, bunca çaresizlikten , bunca yangından , bunca
talandan ve sürgünden sonra...

Ahlar olsun, vahlar olsun bana, varlığıma .Nere çekip gideyim ben şimdi.

Zerremi dahi koyabileceğim bir yer yok ki senden başka.

Taş üstünde taş, baş içinde akıl yürek
içinde sana bulanmamış zerre kadar bir
yer kalmamışken...

Kötügen yanlarımı kesip attım , küsmelerim hep bana.

Ey Senoz!!!

Söz bitmez , yaralarım kanasada bilirim ki ey Senoz ölüm beni kucağında
taşır sana.

Ölürsem bir gün , beni sana gömsünler..

Bilesin ki başım gözüm üstündesin.


HEVENKLİ..

Yorumunuzu Ekleyin comment

  • email Arkadaşına gönder
  • print Çıktı al
  • Plain text Sadece Yazı
Bu haber için oy ver
5.00
Powered by Vivvo CMS v4.0.3